Gençlik ve Aşk

0
1251

GENÇLİK VE AŞK

Gençlik ve Aşk

Aşk, “şiddetli sevgi” demektir.

Aşk, bir şeyi aşırı derece sevmek, ona tutulmak, onsuz yapamamak, hep onu düşünmek, onunla gülmek, onunla ağlamak, ancak onunla sevinip üzülmek, onsuz mutlu olamamaktır.

Aşk hakkında söylenecek o kadar çok şey vardır ki, bu hususta derli toplu bilgi edinebilmek için “Gençlik ve Aşk” isimli kitabımızı tavsiye ediyoruz.

Ancak biz burada konuyu özetlemeye çalışacağız.

Öncelikle şunu belirtmek gerekir ki, âşık olunabilen varlıklar çoktur. Allah (c.c.), Peygamberimiz (a.s.m.), Allah dostları, anne, baba, evlât, hayat arkadaşı diye başladığımız listeyi uzatabiliriz.

Fakat biz burada gençliğimizi daha çok ilgilendiren “karşı cinsle duygusal ilişki” konusu üzerinde durmak istiyoruz.

Çağımız, dünya tarihinde emsâli görülmemiş bir dönem yaşıyor. Belki bin yılda meydana gelen olaylar bir günde olup bitiyor. Asrımızın çekici fitneleri, tuzakları, imtihan sebepleri o kadar fazla ki, gençlerimizin çok uyanık ve şuurlu olmaları gerekiyor.

Gençlerimizi Allah’tan ve dinden uzaklaştırmak için kullanılan tuzakların en birincisi, “kadın fitnesi”dir. Tabiî buradaki fitneyi “imtihan vesilesi” anlamında kullanıyoruz.

O kadar ki, kadını çekici kılmak için yapılabilecek ne varsa hepsi uygulanıyor. Müzik, spor, eğlence, moda, medya, reklâm ve san’at dünyasının en önemli faaliyetleri “kadın” etrafında odaklaşıyor.

Üstelik kadının ulvî duyguları ve çok değerli iç dünyası yerine, sadece “cinsellik” yönü nazara veriliyor.

Gazete, dergi, TV, sinema başta olmak üzere her vesileyle şiddetli bir teşvik ve tahrik altında tutulan gençlerimizin çoğunluğu, büyük bir sıkıntı ve bocalama yaşıyor.

Yoğun bir kampanyayla birbirlerinin özellikle cinsel yönüne özendirilen karşı cinsler, ağır bir baskı altında kalıyorlar. Zaten cinsler açısından karma bir sosyal hayat yaşandığından, problem katmerleşiyor.

Okulda, işte, çarşıda, pazarda hep karşı cinsle karşılaşan gençler, iç içe problemlerle yüz yüze geliyorlar.

Gençlerimiz taştan ve demirden değil ki, bunca baskı ve tahrik karşısında ilgisiz kalabilsinler. Üstelik cinsel istekler bakımından en güçlü ve en yoğun dönemlerini yaşıyorlar.

Ancak bir tarafta da dinî inanışlar, ahlâkî kurallar, toplumun değer yargıları, âdetler, gelenek görenekler var.

Dünyanın hiçbir yerinde kız-erkek ilişkileri sınırsız bir özgürlüğe sahip değil. Az veya çok her yerde “engeller” var.

İşte asıl problem burada başlıyor.

Bir tarafta inandığı, istemese de uymak zorunda olduğu veya aşmayı başaramadığı kurallar… Diğer tarafta çevresindeki şiddetli teşvikler, içindeki güçlü istekler…

Evet, problem çok büyük.

Ama, ümitsiz olmaya gerek yok. Çünkü, her derdimize çözüm getiren dinimiz bu konuda da bize ışık tutuyor. Her derdimize derman olan Kur’an ve Yüce Peygamberimiz (a.s.m.) bu hususta da bizi aydınlatıyor.

Üstelik hiçbir çelişkiye, mutsuzluğa gerek kalmadan hem dinî inançlarımızı korumayı, hem de içimizdeki duyguları tatmin etmenin yollarını gösteriyor.

Dinimiz, öncelikle şunu söylüyor: “Sen senin olmadığın gibi, duyguların da senin değildir. Kime âitse onun çizdiği çerçeveye göre hareket et.”

Evet, biz bize âit değiliz. Biz her şeyimizle bizi yoktan yaratan Rabbimize âitiz. O bizi yoktan yaratıp, en güzel sûreti verdi. Uçsuz bucaksız kâinatı güzelliklerle donattı. Bize hem sevgiyi verdi, hem seveceğimiz varlıkları yarattı.

O halde bu sevginin ilk sarf edileceği yer, bizzat bize bu duyguyu veren Allah’tır. O bizi yaratmasaydı, sevgiyi ve sevdiklerimizi tanıyamazdık. Çünkü sevdiklerimizdeki güzellik, mükemmellik, hoşluk; Onun güzelliğinden, Onun kemâlinden, Onun letâfetinden gelmektedir. O, her şeyi güzelleştiren güzeller güzelidir.

Şu halde başta Onu ve Onun Sevgili Resûlünü (a.s.m.) ve Onun sevdiklerini sevmemiz gerekir.

Eğer Onu seversek, Onun rızâsını kazanmaya çalışırız. Rızâsını kazanmak için Onun emirlerini tutar, yasaklarından kaçarız.

O zaman her konuda olduğu gibi, “sevgi ve aşk” konusunda da Allah’ın bizim için hayırlı gördüğü emir ve yasaklara uyarız.

Onun “Sev” dediğini sever, “Sevme” dediğini sevmeyiz.

İşte Allah’ı ve Peygamberi (a.s.m.) sevmek, İslâmı bilmek, yaratılış gayemize uygun bir şekilde yaşamaya çalışmak, bizi cinsel yönden gelen şiddetli teşviklere karşı güçlü edecektir. Belki bütün dünyamızı kapladığını zannettiğimiz bir duygunun, her şeyi halletmediğini, sadece değeri nispetinde bir önemi olduğunu öğretecektir.

Böylece gerçekleri daha iyi öğrenmek mümkün olacaktır. Duygu yerine akıl, hayal yerine gerçek, nefis yerine kalp hâkim olacaktır.

Seven genç, her şeyin sevgilisinden ibâret olduğunu düşünür. Sevdiği her şeyin merkezindedir. Hayat, sevgi, mutluluk, huzur onun etrafında dönmekte, diğer varlıklar sanki ona hizmet etmektedir. Sanki ondan ayrılsa dünya duracak, hayat bitecek, kıyâmet kopacaktır.

Hayır! Gerçek, hiç de öyle değildir. Hayatta ondan başka, hattâ ondan değerli çok güzellik, mutluluk, huzur vardır. O olmayınca hayat bitmez. Dünya dönmeye devam eder, yağmur yine yağar, kuşlar yine öter.

İşte duygularını îman ve İslâmla doyuran bir genç, her şeyden önce bu gerçeği görür. Her şeyin hakkını verir. “Sevgili”nin “her şey” olmadığı gibi, “hiçbir şey” de olmadığını bilir. Onun meşrû dâirede olmak kaydıyla kıymeti nispetinde bir değeri olduğuna inanır.

Bu gerçekleri bilmeyen veya bildiği halde uygulamayan bir genç ise, karşı cinsten birisine âşık olur. Henüz çok gençtir. Evlenecek yaşa gelmesine 5-10 sene vardır. Henüz okulu bitmemiş, iş yeri kurmamıştır. Sevdiğini doğru dürüst tanımamıştır bile. Sadece bir hevesle yola çıkmıştır.

Bu durumda problemlerin cenderesi içinde bulur kendini. Üstelik Allah’ın izin vermediği böyle bir sevgide, üç önemli azap vardır. Bediüzzaman Hazretlerinin deyimiyle bunlar, “ayrılık, kıskançlık ve karşılık görmeme” acılarıdır.

Seven bir genç sevdiğinden hiç ayrılmak istemez. Ancak bu mümkün değildir. Hattâ bazen çeşitli engellerden dolayı tamamen ayrılırlar. Zaten böyle sevenlerin yüzde 95’i sevdiğiyle evlenemez. Sonunda büyük bir acı ve ızdırap vardır.

Üstelik sevdiğini herkesten kıskanır. Evli değildir ki onu koruyabilsin. Acaba şimdi nerededir, ne haldedir diye ruhu azap içinde kalır.

Ve asıl problem “karşılık görmeme”dir. Bu durum bazen ilk başta ortaya çıkar. Bir taraf deli divane olur, ancak karşı taraf oralı bile değildir. Öyle ya, gönül bu, sevmeyebilir. Ancak seven taraf onsuz olamayacağını kafaya koymuştur. Ruhu azap içinde kalır.

Sevgisine karşılık görse bile, yetersiz olduğuna inanır kimisi. Sürekli sevgilisini suçlar. Vefâsızlığını, yeteri kadar sevmediğini söyler.

Karşılık görmemek yıllar sonra da ortaya çıkabilir. Birbirini çok seven taraflardan birisi, bir gün aşkını bitirebilir. Hangi sebeple olursa olsun, artık bunu sürdüremeyeceğini söyler. Bu bazen iki tarafın akrabaları veya çevre baskısı yüzünden gerçekleşir.

İşte bu üç problem gençlerimizi huzursuz eder. Her günü ızdırapla, gözyaşıyla geçer. Acısını dindirmek için o güne kadar hiç yapmadığı şeyleri yapmaya başlar. Hatta imanı zayıfsa içkiye, uyuşturucuya dadanır. Artık onun dostları dertli şarkılar ve gözyaşıdır. Hiç kimse onu anlamamakta, onu dinlememektedir. Dünyanın en dertli insanı odur.

Bundan dolayı okulunu, işini bırakan veya başarısını yitiren gençler olduğu gibi, işi intihara kadar götürenler vardır.

Âşık olup evlenen gençlerden büyük bir bölümü de mutsuzdur. Çünkü, “aşkın gözü kördür.” Birbirlerinin eksiklerini ve hatalarını görmezler. Sevgilisinin, “dünyanın en mükemmel insanı” olduğuna inanırlar. Oysa her insan gibi sevdiğinin de kusuru ve eksiği vardır. Ancak bunu evlenince görebilir. Bunlar hayatın diğer problemleriyle de birleşince tartışmalar, kavgalar başlar. Yapılan istatistiklere göre, boşanma oranı en yüksek olan evlilik, geleceklerini hayal üstüne kuran gençlerde görülmektedir. Sonuç ya mutsuzluk ya da ayrılıktır.

Bu hususta en doğrusu, dinimizin getirdiği ölçülere uymaktır. Dünyanın huzuru, mutluluğu ve rahatı buna bağlıdır.

Dinimiz, aralarında nikâh bulunmayan iki karşı cinsin, cinsel duygulara dayalı ilişkilerine belirli sınırlamalar getirmiştir. Bu konudaki âyet ve hadisler daha önceki bölümlerde geçmiştir.

Evlenme düşüncesi bulunmadan girişilen ilişkilerin her safhası, günah ve kederle doludur.

Ancak burada şöyle bir problem var.

Diyelim ki genç bir kardeşimiz hayatını İslâmiyete göre düzenledi. Allah’ın emirlerine uyuyor, yasaklarından kaçıyor, namazını hiç aksatmıyor. Yukarıda sözünü ettiğimiz yoğun problem bunun da başında. Elinden geldiğince tuzağa düşmemeye çalışıyor. Ne var ki, bir anlık gafleti veya iyi niyeti sonucu, karşı cinsten birisine gönlünü verebiliyor.

Bu durumda ne yapacaktır?

Burada en birinci kural şudur:

Allah’ın ve Resulünün (a.s.m.) yasakladığı bir şeyi, hiçbir düşünce meşrû kılamaz.

Bu bakımdan şu şartları uygulamalıyız:

1- Niyetimiz mutlaka hâlis olmalıdır. Hedefte nikâhla hayatımızı birleştirmek düşüncesi bulunmalıdır.

2- Nikâha kadar hiçbir şekilde—sözgelişi, kapalı bir mekânda yalnız kalmak dâhil—dinimizin hiçbir yasağı çiğnenmemelidir.

3- Sevilen taraf, kesinlikle Peygamberimizin (a.s.m.) tavsiye ettiği gibi, yani dindar olmalıdır. Yoksa “Zamanla dini öğrenir ve yaşar” gibi düşünceler nefsin aldatmacasından başka bir şey değildir.

4- Tarafların evlenme çağı gelmiş, hiç değilse yaklaşmış olmalıdır. Yoksa evlenmeye uzun zaman kala girişilen böyle bir hareket, sayısız günahla veya ayrılıkla sonuçlanacaktır.

5- Gençler hayalci değil, gerçekçi olmalıdır. “Senin için dünyayı fedâ ederim”, “Sen yanımda olursan her yer Cennet bana”, “Seninle ölüme bile giderim” gibi lâflar hikâyedir. Evlenince hepsi biter. Atalarımız, “Güzellik ekmeğe sürülmez” diyerek, yaşamak için ev, eşya, para gibi ihtiyaçların önemine dikkat çekmişlerdir. Bu bakımdan iyi bir meslek edinmek, yuva kurunca ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir seviyede olmak îcab eder.

6- Böyle bir durumdan saygı duyduğumuz, büyük bir insanı haberdar etmek, onun tavsiyelerini almak gerekir.

7- Son olarak böyle bir yakınlaşmayı kısa zamanda nikâhla meşrû hâle getirmek lâzımdır. Bundan kastımız, evlenmeye yıllar varken dinî nikâh kıyıp her şeyin meşrû olduğunu sanmak değildir. Evlenmeye uzun bir zaman varken kıyılan böyle bir nikâhın mahzurları da olabilmektedir. Nikâh kıydırıp serbest hareket eden gençler, maalesef bağlayıcı bir durum olmayınca ayrılabilmektedirler ki, bu hiçbir şekilde tasvip edilemez. Nikâhtan kastımız, evlenmektir.

Bu şartları görünce, “Demek ki bunlara uyarak böyle bir teşebbüs yapabiliriz” diye düşünmek yanlıştır. Bu şartlar, “içine düşülen problemden gençlerimizi mümkün olduğunca az günahla çıkarmak, olayın sonraki kısmına meşrûiyet kazandırmaya çalışmak” içindir.

Genç kardeşlerimize asıl tavsiyemiz, idealist bir ruh taşımaları, İslâm dâvâsının yayılması için çırpınmaları, ebedî dâvâ yolunda deli divane olmalarıdır. Peygamberi (a.s.m.) örnek alan cevvâl bir gence, deryâyı bırakıp damlada boğulmak yakışmaz.

Ama insan hâli. Böyle bir imtihanla yüz yüze gelirsek, pes etmemek, mümkünse hiç zararsız, olmuyorsa en az zararla kurtulmak gerekir.

Hele bundan dolayı kendimizi mutsuz etmek, derbeder olmak, hayata küsmek, vazifelerimizi bırakmak, intiharı düşünmek asla semtimize uğramamalı; aklımızdan bile geçmemelidir.

Madem Rabbimiz var, her şey var. O mutlaka bizi bizden daha iyi düşünür. Ona teslim olmalı, hakkımızda takdir ettiği her şeyin bir hikmeti olduğunu düşünmeliyiz.

Merak etmeyin. Dünya kesinlikle “sevdiğimizden” ibâret değildir. Hayat her şeye rağmen devam etmekte ve her şey bizim mutluluğumuz için çalışmaktadır.

Hayatı zehir etmeye hiç gerek yoktur.

Yazar:
Cemil Tokpınar

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here

This site uses Akismet to reduce spam. Learn how your comment data is processed.